Hoca’ya yakalanmamak için gizli gizli çekmeye çalıştığımdan fotoğraf açıları biraz sorunlu. Akşam namazı sonrası ufak çocuklar içeri girip koşuştular.

  Ankara Kale'de, Sultan Alaeddin Camii iç mekânı. Camii inşaatı 1211'de başlamış ve 1236'da bitirilmiş. Klasik bir Selçuklu yapısı. Gösterişsiz, sade ama kullanışlı. Ahşap olan mimber camla çevrilmiş durumda. 

Ah be güzelim! Keşke yıldızları başına taç yapabilseydim.

‘‘Çağımızda en derin acılar kendilerini ironiyle ifade etmek zorundadırlar.’’   
Søren Kierkegaard

Eve dönerken ya da giderken müzik dinliyorum. Müziklerimin içinde bir isim çok dikkat çekiyor. Elizabeth Woolridge Grantya da namı diğerLana Del Rey! Amerikalı. İkon. İdol. Ne çok ‘İ’ oldu burada! Genellikle onlu yaşlardaki kızlar son zamanlarda rol model olarak Lana Del Rey’i seçiyor. Söyledikleri onlara cazip geliyor olmalı. Oysa ki ben onlu yaşların başındayken kızlar Sabrina’ya özenirlerdi. Histerik ve realist bir uyanış dünyayı daha garip bir yer yapmış olmuyor mu?

  Lana Del Rey şarkılarında modern yaralara değiniyor. Kalabalıklar içinde çekilen yalnızlıklar ve dünya sinema sektörünün pişirip pişirip önümüze sunduğu ‘aşk’ı anlatıyor. İkibinli yılların başını biraz geçmişken bu portresi bir miktar farklı çizilen aşka genç kızların bakışı Lana Del Rey kliplerinden ibaret ne yazık ki. Modern yaralar nasıl oluyor da daha on üç yaşındaki bir kıza tesir edebiliyor? Bir tür ergenliğin etkisiyle büyümeye merak salma mı ya da başka bir şey mi bunu bilemeyeceğim. Sanırım psikoloji ve sosyoloji bilimleri bu konuya anlaşılır bir cevap getirecektir. Tabii ki ilerleyen tarihlerde.

  İşin ilginç yanlarından biri Lana Del Rey şarkılarının gerçekten güzel ve etkileyici olması! On üç yaşındaki bir kız çocuğuyla aynı şarkıyı dinlediğim için gocunacak değilim. Beni tek rahatsız eden nokta bir tür Amerikan pohpohlamasının şarkı söz ve kliplerinin iliğine kadar işlemiş olması. Amerikan karşıtı değilim. Ama Amerikan yanlısı olmak için de geçerli bir sebep göremiyorum. Kapitalizm karşıtı sol söylemler yapacak kadar sığ da değilim. Ama bu kız şarkı söylerken Amerika’yı o şekilde övmesi ve bunu benim dinlemem harakiri yapan ihtiyar bir Şantoizm rahibi gibi hissetmemi sağlıyor. Hoş bunu kendi irademle yapıyorum ve bu karardan mutluyum. Gelin görün ki yine de acı çekmekten kurtulamıyorum.

  Popüler kültürle bu denli yakın olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Hazır yemek tüketiyorum. Bu güzel bir şey olabilir ama bunun da kendine has ruhsal bir sıkıntısı var. O yemekler boğazımdan geçerken karnım doyuyor ama annemin yaptığı en beğenmediğim yemeğin sağladığı ruhsal tokluğu ne yazık ki hazır yemekler de sağlamıyor. İşte bir Bob Dylan şarkısının sağladığı ruhsal doygunluğu korkarım ki bir Lana Del Rey şarkısı sağlayamıyor.

  Benim çocukluğuma gelen 90’ların popüler kültür zincirine eklemlenmiş bir Mustafa Sandal şarkısı da şöyle diyordu zaten;  Onun arabası var güzel mi güzel / Şoförü de var özel mi özel / Bastı mı gaza gider mi gider / Maalesef ruhu yok / Onun için hiç mi hiç şansı yok! İşte aynı ruhsuzluk ne yazık ki Lana Del Rey şarkılarında da mevcut. Tamam vurucu, havalı ve güzel olabilir. Ruh işte o ruh sonradan düzenlenebilecek bir şey değil. Kulaklığıyla toplu taşıma araçlarını işgal eden gençler sabahları okula ya da işe giderken ne kadar ruh sahibiyse Lana Del Rey şarkıları da o kadar ruh sahibidir.

  On üç yaşında bir kız çocuğu bu yazıları okumaz umarım. Hele bir de Del Rey’i seviyorsa bu sözler onun için ziyadesiyle acımasız gözükecektir. Herkesin bir garip post-modern ergenlik geçirdiği dünyada aslında en karşılıksız, en platonik ilgiler hep o on üç gibi yaşlarda duyuluyor. Platonik bir intiharın eşiğinde gezerken ruhsuz bir Del Rey şarkısının adını hatırlatmak isterim. Ruhsuz derken şarkının güzel olduğu gerçeğinin de altını çizmeliyim. Tıpkı diğer Del Rey şarkıları gibi: Young and Beautiful!

  İşte Lana Del Rey’i sevmiyorum da diyemem. Ancak şunu söyleyebilirim: Kapitalizmi nasıl bir kanser gibi vücudumuzda taşıyorsak ve bu durumdan intihar ya da ölüm dışında bir çözümümüz yoksa güzel ama ruhsuz müziklerin sahibi Lana Del Rey’in eserlerine de öyle ihtiyacımız var. Aç ruhumuzun bu ruhsuz şarkılara ihityacı var. Kualğında kulaklıkla sabah okula uyumaya giden bir neslin dinleyebileceği en iyi şarkıcı bu oluyor. İyi ya da kötü demiyorum. Sadece sosyolojik bir gerçeği yazmaya çalışıyorum.

  Gece Emek metrosundan eve yürüyorum. Kulaklıklarım solungaçlarımla dolu durumda sarı belediye ışıkları yolumu aydınlatıyor. Sonra ruhu erimiş şarkı zirve yapıyor. Ezan sesi ruhsuz müziği ruhuyla geçip kulaklarıma geliyor. Modern yaralarımızı saklamaya çalışıyoruz. Ezan da merkezi sistemden okunuyor. Kulaklığımı çıkarıp gömleğimin cebine yerleştiriyorum. Ezan tüm yapaysallığına rağmen ruhumu besliyor. Ruh ne demek ruhsuzluk ne demek bir kez daha idrak ediyorum.

  Ezanı hepsinden çok seviyorum. Yaşama sevinci içime doluveriyor. Allah’ım diyorum yüksek binalarla çevrilmiş geniş sokaktan evime doğru yürürken. Diyorum ki: Affet! Namaza başlamalıyım. Sonra dönüyorum bu kez kendimle konuşmaya başlıyorum. ‘Belki sigaraya da!’ Ruhumun kulak yoluyla açlıkla emdiği ezanın ardından daldığım düşüncelerden kurtulmaya çalışıyorum. Çünkü ruhu olmayan bir Del Rey şarkısını nefsim istiyor.

  Sonra o şarkı bitince diyorum kendi kendime, Lana Del Rey yanımdaymış da benden tavsiye bekliyormuş gibisine;

  Ah be güzelim! Keşke o bayrakta o kadar çok olmasaydı da o yıldızlar gök de olsaydı da toplayıp başına taç yapabilseydim. Yıldızları o bayrak çalmış. Ruhunu da…

10.10.2013

Damarlarımızdaki kana işler mi bir Şehir?

  Bazen bu şehrin sokaklarında kaybolmak istiyorum. Bu şehir bazen çok aşina geliyor gözlerime. Gözlerim adeta bildiği bir kitabı tekrar okuyormuş gibi oluyor. Dudaklarıma yapışıp kalmış bir şarkının sözleri ya da bestesini farkında olmadan tekrar eder gibi. Şimdi ayıptır söylemesi ama bu şehir sıradanlıklarla bu kadar örülüyken benim dudaklarım bildiğim o şarkıyı pek söylemek istemiyor. Burada yazmaya dahi utanacağım yabancı bir şeyleri istiyor belki. Farklı bir şey istiyor.

  Farklılıkları istemek yani sadece istemek de bir şey değiştirmiyor. Biraz da nasipte olması gerekiyor hayal edilen şeyin. Otostopla yola çıkıp Avrupa’nın en ucuna gidip Atlas okyanusunun tuzlu sularının tenimize değmesini hayal ediyor olmamız bizi nasıl bir hippi yapmayacaksa istediğimiz şeyin ayıp olması da bizi kötü, terbiyesiz, ahlaksız ya da görgüsüz yapmamalı.

  Anadolu’nun kırsallarından gelip dünyaya adapte olmakta zorlanan bir güruhun mevcudiyetinden Ankara’ya üniversite okumaya dışarıdan gelenler bilmezler pek. Post-modern arabesk unsurlar her yeri sarmıştır aslında. Dedelerinin terli emeklerini taşıyan gecekondular bugünlerde toplukonut dairelerine dönüşüyor. Artık onların çocukları Ankaralı’yım diyor başka bir şehrin köyünde olmaları gerektiğini unutarak. Olan gerçekten Ankaralı olanlara oluyor aslında. Nerelisin? sorusuna cevap Ankaralı’yım olursa bir ribaund soru daha karşımıza çıkıyor ‘Gerçekten Ankaralı mısın?

  Bu şehrin mevcudiyetinin en büyük örneğini yazmadım daha! Alfabe’de cezalı bir kelimedir aslında ‘K’ harfi. Ankara’nın ayazı insanların dillerine öyle bir vurmuştur ki K harfi yumuşamış G’ye dönüvermiştir. Ayaz Angara’da yaşanır ve bunu bilmez kumsal çocukları. Bu şehrin düzenli sokaklarından geçen belediye otobüsleri bile başkaldırıdır aslında alfabeye. İçinde Elektrik ve Gaz geçen bir Genel Müdürlük otobüslerden sorumludur çünkü. Post-modern saçmalıklar yaşanabilir kılıyor, gitgide kalabalıklaşan şehrimizi. Eskilerin de dediği gibi: Erken Gelen Oturur!

  Erken Gelen Oturur! kaidesi sadece otobüsler için geçerli değildir. Ankara Hukuk’ta hiç derse girmeyi denememişseniz pek bilmezsiniz açıkçası. Dersten bir saat önce kombineleri olanlar gelir amfinin ön sıralarına, sonra da cidden istekli seyirciler. Hukuk! Ne kadar çekici olabilir ki arka sıralarda? Arka sıradaysa bir adam ya kafası karışıktır, ya uykusu vardır ya da aşıktır. Hukuk fakültesinde sınıf tekrarı yapmayı büyük çabaları sonucunda hak eden bir arakdaşımın da dediği gibi. Ders notlarını sigara kağıdına yazıyoruz ve tenefüste onu içiyoruz. Sonra her şey beyinde! Bu sene kesin geçiyoruz sınıfı! 

  Bu şehire ısınmanın zorluğu ayazındandır belki de. Terk etme sırası gelen insanların nasıl üzüldüğünü gözlerimle gördüm. Hiçbirinize inandıramam tabii ki. Ama böyle bir gerçek Ankara’yı bilenler için mevcuttur işte. Güvenpark’ta sabah 6’da yatmış, Atatürk bulvarında topluca yürümüş, Kocatepe’de sabah namazı kılmış olduğum birçok arkadaşım bugün yoklar. Kendimi biraz ev sahibi gibi hissediyorum. Bir ağbimiz demişti, Ankara biraz da bekleyişlerin şehridir. Ama insanlar neyi beklediklerini de bilmezler. Misafirliğe gitmek istiyorum biraz. Uzaklara. Ama nasibimde var mı bilmiyorum.

  Yıllardan beri arkadaşlarla cafelerde buluşuyoruz. 90’ların başında doğan bizler için cafeler ideal mekanlar. Ankara’da ise cafeler gayet güzel aslında. Kahvehanelerde acı çayları içmekten cafelerin kahve çeşitlerini hala öğrenemedik ne yazık ki. Acı çayı takip eden oraletler oldu tabii. Oynanan kart oyunları ve okeyler bazen de yenilmiş olan dürümlerin üzerine içilen maden sularıyla renklendi. Bu şehirde maden suyu Beypazarı’dır yeşil ve uzun şişede. Bazen de kahverengi cam şişelerde. Kahvehanelerdeki masa örtüleri bile bu şehre farklı bir hava katıyor aslında. Bazıları için bu bir şey ifade etmiyor. Elitizme yalakalık yapan bu tiplerle arkadaş olmuyoruz zaten. Çünkü kahvehaneleri seviyoruz! Kahvehanedeki acı çayları içerken o kadar zorlanmamıza rağmen yine de o çayı, o bardağı, çay tabaklarını ve büyük su kazanına bayılıyoruz. Aşk bu şehirde kahvehanelere tekabül ediyor işte. Kimsenin inanması gerekmiyor doğru söyleyip söylemediğimize. Biz seviyoruz! Yetmez mi?

  Ankara hayal kırıklıklarımızı da barındırıyor her şehir gibi. Kaybolup giden dostluklar, satılmışlıklar ve beceriksiz aşkların hazin sonu. Ama işte Ankara o her kötü tecrübeden sonra bizlere bir şey hediye ediyor: Elinden tutacak ve omzunda ağlayabileceğin en az bir dost. Sabah kahvaltılarında herkes mutsuz oluyor gibi gözükebilir. Bitmeyen bir uykusuzluk sorununun sonucudur o. Tedavi edilemez, tedavi edilmesi teklif dahi edilemez. Çünkü biz bu şehirde geceleri uyumaktan nefret ediyoruz. Nefret ki insana ait bir duygu olduğu için nefret etme hakkımızı gece uykusundan yana kullanıyoruz.

  Bu şehrin varoşlarını bilmeyenler var hâlâ! Bir arkadaşım demişti; ‘Kayaş-Sincan Banliyösüne binmemiş bir sosyolog kalkıp da Ankara hakkında laf söylemesin!’ Bu şehir böyle işte. Garip, gapgarip bir endeksin içerisinde çeşitli iniş çıkışlarla bir şeyler kazandırıyor bizlere hayat denen bu dandik borsada. Borsa’yı vuracak bir kriz pek mümkün gözükmese de biz Borsa’dan bir süreliğine tüm hisselerimizi çekmek istiyoruz. Nakit paraya ihtiyacı olan bir işadamı gibiyiz. Neyse Ferdi Tayfur ‘Bu Şehrin Geceleri’ şarkısını hangi şehir için söylemiştir acaba? Yeni sorularımız da var işte. Aslında işten de paradan da pek anlamıyoruz. Biraz Ferdi Tayfur’dan anlıyoruz bak. Bu şehirden gitmeyi herkes düşünüyor da gidemiyor işte. Giden tekrar geliyor, gelemeyen Angara’yı özlüyor. Ankara’nın girişine bir tabela yazdırma hakkım olsaydı şöyle yazardım:

  ”Biz bu şehirde vedalardan hoşlanmıyoruz. Lütfen veda etmeden gidiniz…”

Sabahın bu saatinde telefonumun kamerasındaki ilginç nokta bana dert oldu. Akşama geçer mi doktor? Biraz kitap okuyup uyuyacağım söz anne. Güneş yeryüzüne yeni düşüyor. Zeytinyağı gibi hafif sesli bir kadının oynadığı filmi yeni bitirdim. Kadın konuşmuyor gibi ama aslında konuşuyor. Velhasıl bu siyah noktayı ne yapmalı? Balkondan mı atmalı, lastikle mi boğmalı? İğne mi batırmalı?

Bi uyuyup uyanalım.

  Kendimi Yüksek Lisans Tezi yazacak sanıp aldığım kitaplardan biri daha.
  Bediüzzaman Said Nursi, Sözler’e şöyle başlar: Bismillah her hayrın başıdır, Biz dahi başta ona başlarız. ( Nurcu değilim. ) Bence çok güzel eklemeyi yaptım. İletişim yayınları gözünden kaçırmış olmalı. Ayrıca Derleyen ve çevirmen özgeçmişi de yoktu.

  Lütfen ama; o kadar da beceriksiz sayılmam.